Gökhan's profileSŞ.GökhanPhotosBlogLists Tools Help

Gökhan xxx

Occupation
Location

Salavat Klibi

Loading...

Weather

Loading...

SŞ.Gökhan

Demlenme Vaktidir
Photo 1 of 4
May 19

Çatallı Yol Ağzı

Çatallı Yol Ağzı

Senem Gezeroğlu 

Şaşırdım kaldım Derviş... Seyyah ruhlu aşkımı bohçama alıp çıktığım bu yolda, yürüdüm yıllarca.... Yıllarca yürüdüm. Kalbime bürünerek yürüdüğüm ve kalbimi ürküterek sürüdüğüm bu yol ağzında seni gördüm... Bu kördüğümü ben ördüm, gel de sen çöz Derviş... Adımlarım düğüm düğüm, yollarım hep çetrefil... Çatallı bir yol ağzındayım şimdi... Sersefil... Göllerimi kuruttum, güllerimi kuruttum. Bambaşka bir gülizârdan gül-i rânâ sun bana... Bağımda güller dursun, güller uyusun bağrımda Derviş...

Çatallı yolağzında şaşırıp kaldım Derviş
Söyle hangi patika güldağına gidermiş?

Bir yarım aklın kuyusunda, öbür yarım aşkın kuytusunda... Cennet ve cehennem arasında... Ucu sırattan geçen bir uçurum kenarında... Ârâfta... Ârâfın da arasında... Ar ve af yarasında mekik dokuyan kendimden utanıyor ve affını bekliyorum. Şaşırdım, kaldım Derviş... Bir yanım düşle büyüyen hayâl gibi büyülü, öbür yanım külle beslenen gerçek gibi ölümlü... Küllerimin son deminde bir Kaknûs diriliği sun bana... Yeşersin yeniden, yanan yüreğim... Yeşersin yeniden, yârân çiçeğim... Suyum sende, sende en kutlu umudum... Çöllerde yol gösteren bir Hüdhüd’ün de mi yok Derviş?..

Uçurum kenarında düşle-ölüm gerçeği
Ne zaman yeşerecek bu sahranın çiçeği?

Kurumuş gül gibi kaldım, ufalandım sahrâda... Çöllerde kavruldum ve savruldum zaman rüzgârıyla... Yıllardan ve yollardan sonra başımı dayadım o âşinâ başına. Göğsümde taşıdığım nişânenin adı aşk... Yaralı bir ceylan gibi âcizliğimin, yaralı bir küheylan gibi âsîliğimin adı aşk... Nişânem bir bıçak.... Aynaların karşısında son bulan ruhum oluk oluk sonsuzluk kuyusuna akacak... Kan kadar sıcak ve kanı donduracak bir kör bıçağın ucunda can çekişirken nefsim, nefesim buz tutmuş aynaları saracak... Aynalar içimdeki hazer intiharın tek şâhidi olacak... Kendimin cellâdı olmayı, nefsimin kâtili olmayı bildir bana ey Derviş...

Göğsümün ortasında âşk nişânesi bıçak
Buz tutmuş aynalarda kan tütüyor sımsıcak!

Alnımdan kan akıyor damlalar bir can gibi. Bîçâreyim, suskunum; mühürlü ferman gibi... Okunmayı bekliyorum, bilinmeyeni bekliyorum. Bu muammâ bir gün öldürecek beni... Çöz beni Derviş, tek tek seslendir harflerimi.... Gazabımla kararan mürekkep azâbımla damladı sayfalara... Kara kara akan ter bahtımın rengine müsâvî... Âsî âsî akan terim benden daha cesaretli... Suskunum, yorgunum, durgunum, vurgunum... Başkaldıracak başım, başına dökecek yaşım kalmadı. Susuyorum. Darağacına sükûta gark olmuş bütün isyanlarımı asıyorum Derviş..

Alnımdaki çiğsime azabımdan sızan ter
Bu suskun başkaldırış isyandan daha beter

Bir zindanın duvarlarına çarparken suskunluğum, parmaklarım üşüşürken başıma... En köşeye, kûşe-i uzlete çekilirken bedenim bir vav gibi... Senden himmet ve yine senden medet bekledim ey Derviş... Bu zindan, bir mezar çukuru gibi kazılırken beynime... Yusuf’un kuyusuna düşen bir rüyânın huzurunu istedim. Bedenimde milyonlarca hücrenin özgürlüğüne inat, ben tek bir hücrede hapsolmak ve seni bulmak istedim. Demir parmaklıkla örülmüş hücreme ışık düşür, güneşi güldür gölgeme... Saklı kaldım bu sandıkta yasaklı sözler gibi... “Ene’l Hakk”a koşan yasaklı bir söz gibi, gir lügatime ve ipe çek bütün bildiklerimi... İlmimi ipe çek, ellerim aşk kokmuyorsa... Dağıt pamuk gibi heveslerimi, bir Hallaç da mı yok yurdunda?...

Hücreme ışık düşür, zindanıma kapı aç
Beni bir sen anlarsın, ipe çekilen Hallaç!

Aç artık gözlerimi... Körlüğüme nokta koy ve köz köz yeniden yak yüreğimi... Öyle bir alev ki, kıskandırsın ayı, yıldızları, güneşi ve bütün gezegeni... Âhımla yükselen figânım, günahımla yükselen efganım öldürecek beni... Çığlığım yüreğime sığmıyor Derviş... Kapında diz çöktüm, yüzüme yaprak yaprak düşen güzü, hüsnümün hüzne dönüşen yüzünü bir tek sen bilirsin Derviş...

Yeter artık bu çığlık yüreğime sığmıyor
Yalvarırım hüznümü şerre değil, hayra yor

Şaşırdım kaldım Derviş... Seyyah ruhlu aşkımı bohçama alıp çıktığım bu yolda, yürüdüm yıllarca.... Yıllarca yürüdüm. Kalbime bürünerek yürüdüğüm ve kalbimi ürküterek sürüdüğüm bu yol ağzında seni gördüm... Bu kördüğümü ben ördüm, gel de sen çöz Derviş... Adımlarım düğüm düğüm, yollarım hep çetrefil... Çatallı bir yol ağzındayım şimdi... Sersefil... Göllerimi kuruttum, güllerimi kuruttum. Bambaşka bir gülizârdan gül-i rânâ sun bana... Bağımda güller dursun, güller uyusun bağrımda Derviş...

Çatallı yolağzında şaşırıp kaldım Derviş
Söyle hangi patika güldağına gidermiş?

Not: Şiir, Olcay Yazıcı’nın “Derviş” isimli şâheseridir.

Berceste Dergisi, Mart 2009, Sayı 81.
January 31

Mahşer



Gördüğüm senin cennetindi;
Sanki karanlıktı,kararlılıktı
Sondu,sonsuzdu
Bir yudum suydu
Kör kuyudan
Bildim denizin yandığını,yanıldığımı
Kandım
Âraftayım.

Susuşunla ağırlandım,
Dönüşün sırdı,sıradandı
Acının bağrı yandı
Gölgene sığdım,sığındım
Gidişin benimdi,yokluğun benim
İçtiğim zehrin,zemherim
Yandım
Daraldayım.

Say ki öncesiz bir çocuktum
Evvel zaman içinde
Derindeydim,derinliksizdim
Kınanmış bir hikayede
Süstüm,esriktim
Yar’dan âzade sızılarım
Sınandım
Karardayım.

….
Boynuma geçirdiğin urgan
Alnıma sürdüğün kutsal kan
Diz çöktüğüm toprak
Şahit
Kaygılardayım,kaygılardayım…

nur zelal

December 21

Neydin Sen



Neydin Sen!

Neydin Sen!
Bir rüzgâr mıydın da, şöyle bir esip geçtin?
Yapraklarını döküp dallarını kırdın içimdeki duygu çınarının!
Yüreğime ebediyyet arzusunun çekirdeğini bıraktın; bedenim alev alev tutuştu böylece.
Sonsuz hayat, az ötede dikilip duran müşahhas bir varlık kadar yaklaştı ruhuma.

Neydin sen!
Bir ışık demeti miydin de RABBİM bu demeti, çok güzel yarattığı nâdide bir kalıp içinde sundu bana?
Bir ayna mıydın ki, gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni, ne de kendimi görebiliyorum?
Neden bir an, pencerelerine varana değin açtın bana gönlünü?
Sonra bir başka diliminde zamanın, esrarlı bir havaya bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme!

Yoksa mevcut değil miydin?
Kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni?
Ebediyyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim, aslında mevcut olmayan seni,
bu kuru ısırgan dalında hissedip de, aşka mı geldi?
Şimdiye değin yaşadıklarım, körebe oynayan bir romantizmin köpükleri miydi?

Neydin sen?!
Gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu?
Kalbimin yangını bütün hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun.
Sonu gelmeyen bir heyecan mıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu?
Yoksa bu zavallı gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni
ve sen bir kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde?

Bir şiir miydin?
İçimi doldurdun gizemli mısralarınla, intizârınla.
Şimdi her mısra boşluğa asılıp kaldı, yapayalnız...

Bir masal mıydın, kuşların geceleyin ruhuma anlattığı?
Bir efsane miydin, çağların ötesinden kopup gelen?
Yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir nağme miydin?

Seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin.
Karanlıklar içinde bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle.
Kıskacına sıkıştığım fasit bir daireyi, sathî endişeler çemberini kırdım sayende.
Sayende adımlarımı yeniledim.
İnce bir alev gibiydin ama o alev bir yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi...

Neredesin şimdi?
Hangi tomurcukta?
Hangi iklim ve mekanda?
Bu günde mi, dünde misin?
Hayalde mi düşte misin?

Dağlara bakıp seni hatırlıyorum, yollara bakıp seni!
Dünyamı menekşe renginle bürüyüp kayıplara karışmasaydın,
dağlar bana acıyarak bakmayacak, yollar gözümün yaşını silmeyecekti?
Sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmek yerine, yüreğimde ağırlayacaktım seni.

Aaah bir kaldırabilseydim simsiyah perdeleri!
Yolları yumak yumak sarabilseydim avuçlarımda!
Dağları devirebilseydim!
Hepsinden daha da önemlisi, çıkarabilseydim sırtımdan hicran gömleğini?
Vuslatı yudumlayabilseydim...

Aaah, ah!..

Bazen bir yağmur damlasının, bir çiçek yaprağının,
bir rüzgâr perisinin bakışlarında buldum o mağrur, dimdik ve tavizsiz tavrını.
Sesin bazen ıssız bir köşede yankılandı defalarca, yılmadan ve dikkatle dinledim seni.

Fevkalâdeydin..

Anlayamadığım şu ki, benden başkaları niçin bunun farkına varamayıp,
sendeki mücerred câzibeyi görmüyorlar?
Fakat biliyorum ki, ne her sevgili Leyla'dır; ne de her yürek Mecnun'a aittir.

Ah bir yeterince anlayabilseydin beni!
Ne bir âyinden arta kalan duygu kırıntısı,
ne de bir şehrâyinden sızan aldatıcı ışıktır sevgim!
June 18

Yar...

Yar Benimdir!

Sana başka sözler biriktirmiştim, bunları değil,
Aşkına yazacaktım, ...
ve cümle hasretlik sevdası çekenler

İnsanı, kuşlara döndüren sevincin tadını herkes bilir... Hani bir tuhaf gülümseme yapışır da dudaklarına hâkim olamaz insan... Hani uçan balonlar gibi, ipimizi bıraksalar uçar gideriz, o denli hafiftir gönlümüz..Hani parmaklarımızın ucunda yürürüz mutluluktan. Gözlerimizin ışıltısı herkese yansır... Hani uçarı, hani dengesiz, hani umursuz koştururuz; arkamızda kırık dökük bir zaman...

Sembollere dönüşür her şey.. Her şey bambaşka bir anlam kazanır da dil olur âdeta, konuşur aşktan yana.. Yardan yana...
"Ki senin kokunla yaşıyorum,
Senin gül yüzünle...

Görmenin tadına doyulmaz, nazarının içime akışını nereye biriktirsem de kaybolmasalar sonsuza dek? Ey cemali rahmet, sedası rahmet, edası rahmet; seni layıkıyla sevecek yürek kimde var?

"Rüya gibi bir akşam seni seyretmeye geldim
Baktım, konuşurken daha bir kerre güzelsin,
"Gönlüme hasretin sel gibi aksın
Ömrümce kalbimde yaşayacaksın"

Köyüne bakıp "ey Yaaar!"diye haykırışım içimde saklı.

Ağlasam gözyaşlarım yanaklarıma süzülür... Ne desen, ne yapsan güzelsin! Sana bakıp me'yus olur bahtım.. Hümâ kuşum, Anka kuşum, Maralım; "Ne yapsam az senin için" derim..
Ayağıma taş değse hissedersin. Yedi düvel ötede olsam, duyarsın seni andığımda, yüreğim çınlar...
köyünü senin için severim ben. taşını, kuşunu, güneşini, yıldızını, karanlığını, kokusunu, senin için... Seni görürüm her yanında, nereye baksam sevgin coşar.

Sokakları, bana, seni getirir her dem, her köşebaşından çıkabilirsin çünkü.
Ve bir kez sevdalanıp da bir ömür unutmayanlara selam ederim zamansız, mekânsız...

Özlem burnumun direğini sızlatır da gözlerim dolar, ağlarım senin için.
Bir saatle bir ömür arasında ne fark olur ayrılana?

Yani ayağıma diken battığı zaman... Yani kederimi dağıtanın senin olduğuna, ansızın bastıran muhabbetin, senden taştığına..
Seviyorsak seviliyoruz demektir...bırakmayan bırakılmaz. Kim ki, gözükara sever, aydınlık bir alınla çıkar mahşer meydanına...
Aşka inanırım, en koyusundan..

İnciteceğime canımı veririm,"Onun ayağına diken batmasın da varsın ben canımı vereyim." diyenlerin kor ateşten sevdâsını duyarım içimde... İncitenler sevilmezler, yardım da görmezler.

Bir kez ağyar koyduysan araya, asla tekrar sevgili olamazsın!
Seviyoruz, Böyle gördük... "Dostun evi gönüllerdir" böyle bildik...

alıntı
May 13

Aksak Zaman Geçitleri

 

Dilimize düşen;

Aklımıza gelen;

Kalbimizden geçen;

Bizim bilemediğimiz ama

Bizim için hayırlı olan ne varsa
Dua olup,

Kabul olur inşallah...

"Amin"

 

 

 

 

-a/

kızıl bir hançer ilişiyor bedrin on dördüne. kisra’nın on dördüncü sütununun altında cebelleşiyor âfil dimağlar. dördüncü katında nihan bir avaze feleğin. petrus üçüncü inkarında... yuda, yanaklarından öpmeye yelteniyor isa’nın. yılanlar taşıyor kadehlerden. kleopatra sırıtıyor karşısında üryan bir mir’at. henriette ‘’seninle ölmeye varım!’’ diyor kleist’e. İki kere iki küstahlık ediyor dostoyevski’nin kaleminde ve bela-yı aşk ile aşina kılınıyor fuzuli. mihri hatun’un ilenci dönüyor kendine. yusuf’un gömleğinde kan lekesi,kenan’da bekleyiş çilesi... ipince eğiriyor ipliğini meryem. yazgısına al al düşüyor ‘sır’.

-b/

savruk düşler ten perdesinde, mavi bir yangın ölüm talebinde... havva’nın ahdinden miras bana yalnızlık. iki kaşımın çıkmazında süveyda. nirvana’da yağmur, ’yok’ta ‘var/lık’ risalesi… hayatın izdüşümü ellerimde: kan! werther’in sızısının yankısıdır gözlerim! lime lime edilmiş ‘söz’ün kor nağmeleri.

-c/

siccin’in kapısında sarı karanlık… veyl yolunda merdut bir sevda. irem’e adım atarken helak oluyor şeddat. sumnat’ta son hediye sunuluyor şiva’ya ve bir kadının külleri savruluyor ganj’a. bir pervane ‘ilme’l yakîn’ halinde. zühal’in yasına aldırmıyor merih. zühre, ism-i azamı fısıldıyor arzın kalbine. aşk duyuyor bunu, yükseliyor göğe!

-ç/

gazaba uğruyor baharımda mahpus sevda. ilenç olup taşıyor sözlerim kanlı yaraya. kuytu vadilere dökülen yıldızların ardından koşuşturuyorum canhıraş bir mısra düşsün diye yüreğime. (bir mısra düşmeli bu yüreğe!)yorgunum… recm edilsin bütün şairler. ilk taşı atacak, yol verilsin aşk’a!

-d/

dağların bilge delikanlısı koşuyor ayet ayet sükûn’a. sözsüz, nefessiz tüketiyor zamanı.idris yamıyor bir köşede mintanını. şerha şerha bulutlar... nur fışkırıyor avuçlarından seher’in. intihara gebe ikindilerde okunuyor eylülün esamisi. dört elif miktarı susmak düşüyor paya. hiçliğin kılcallarında azad edilmiş nergis/im…

-e/

çirkef bir düşe uyuyor aşk’ a kıyanlar ve ölüme uyanıyor göğün suskun yediler’i… hiçbir yerde olmuyor yüreğim varken her yerde! mavi uçurtmalar yapıyorum alaz almış zamana inat sevgili!

-f/

isa’ya adanmış bir kalp manastırda. hayatın simyasının peşinde münzevi guathama. luksar’da ümit/sizlik hat safhada. tûti’nin kaybolmuş aynası... tozlu bir hayatın karmaşasında âh pembe düşlerim!soğuk bir ateş uzanıyor şeceresine gecenin.

-g/

titrek aksanımla koşuyorum geceye. münkesir yollar, girdap umutlar…sürgün naraları yankılanıyor sevdaların avucumda. andolsun aşkın doyumsuz rengine!

-ğ/

Bu kalem hep muhalif benle. ’bahar’diyorum, ‘eylül’diyor. ’sus!’diyorum, feryad ediyor. ’sevda’diyorum ,‘siyah’diyor. /nevası yükselirken duvağı açılan seherin kırarım bilekçem. /yüreğimi aklıyor ismailce tevekkül ve sığınıyorum hira’dan sızan nur’a. şühûd olsun kalem!

-h/

uzza

pa

ram

par

ça…

-ı/

ömer’in gözlerinde amansız sancılar, hallac’ın bileğinde tecrid edilmiş arzular… misk-i amber soluyor paslı çivileri ölümün. şibli’nin elinde kan sunan gül!gül ki, hallac’ı ağlatan kan!

-i/

sidretü’l münteha’da koşuşturuyor cebrail. aşk’ı meshediyor mekana hükmeden. yeşil rüzgar uğultusu refref. isrâ’ya adak gece;gece isrâ’ya konak!

-j/

ışıklar söndü. söndü de ışıklar dinmedi içimdeki mahşer. şimdi, hangi tûfan avutur beni? nuh’un ayak bileklerinde ihanet kemendi, yüreğimde kızıl mürekkep lekesi… nuh’un bile görmediği bir tufan içim!

-k/

kaknüs’ün üç yüz altmışıncı deliğinde sancı!cüz cüz sabrı hatmediyor kerem. güneşin gölgesinde yüreğim!şairin göğsünde bin kırbaç darbesi. yezid’in soluğunda sapkın dilekçe.me’mun’un salyası damlıyor siyaha. kitapların sîreti dicle’de sükûn... artmıyor aşk’ın değeri gam çekmeyince!yanıyorum. yanmalıyım!ateş istiyorum sevgili, ateş! suyla yanmak, suyu yakmak…

-l/

hatlarda kalıyor yesari’nin parmak izi.mermerde açıyor sinan laleleri. (laleye değer düşürür Allah’ın ebcedi!) nesim’le helalleşiyor yitik ramazanlar. bir evliyanın sinesinde tomurcuklanıyor yasin gülleri. hira sessiz okuyor mersiyesini... hüseynî sadalar yankılanıyor uhud’dan. ateş gülistan oluyor ibrahim’e, nemrut’a azap!bin erle giden geliyor on erle; fakat zaferle…!

-m/

iki yanından kavrıyor güneşi iki eliyle iskender. iki yüzlü insanları sevmeye başlıyor akif tanıdıkça yirmi üç yüzlü insanlar. adem kılıyor kendini insan.kapanıyor melekût aleminin dizlerine…

-n/

cem’in kadehindeki yedinci hattın bağrında kor beste… gölgesi düşüyor hûma kuşunun kalbimin üzerine. mürşit bilip bağlanıyorum gözlerine!

-o/

harut ve marut düçar azaba dünyada. şahit kılınıyor sevgilinin yüzüne ve’d –duhâ...sıcak su sunuluyor demir kancalı kapta, isyanın küfre çaldığı zamanlarda. bolonya ışıldamıyor gecemde... susmuyor vicdanımın sesi: çile! azabın katranında yanık masallar serpiyorum hüznün tenhalığına.susuyorum ağlayarak; ağlıyorum susarak…

-ö/

bir şair cinnet geçiriyor! mısralardan yeni çarmıhlar kuruyor bak!nûn… kaleme ve yazdıklarına and içene hamd olsun ki ‘kaf’ta hem gül’ü hem kül’ü gördük ve bulandık aşk’ın her rengine... artık elini bulaştır şiire suskun kalem! yaklaşma ey kays, gökyüzü basacak ellerini!

-p/

kuzeyli bir kızı intihara sürüklüyor sahte sevda sözleri. boğazımda pörsümüş yılan derileri… yeminim var efendiler! son damlasına kadar ziftleneceğim geceyi… gece anlamaz öyle herkesin dilinden! gece konuşur soğuk kara iklimlerden…

-r/

nietzsche ağladığında oluyor cinnet cennet bana!nisan yağmuru dönüşmüyor inciye içimde. (ücra bir okyanustum oysa, aşkı yağmurla besleyen…) canımı alıyor her kar tanesi, canıma can katıyor infilak sevda! çarmıh ne yana düşer, aşk ne yana…? kefaretimdir aşka ölüm!

-s/

hüdhüd kayıplarda!cinlerin utancıdır gözlerindeki kör akis. leyla’nın düşlerinde göçmen kuşların sunağıdır aşk’a elem. gözyaşıyla bağlıyor saçlarını züleyha. uçurumlarda tozlanıyor gelinciklerin telli duvaklı rüyaları. ihanetin kanlı gölgesinde mi kaldı sözlerin? bir şair gül’e bakıyor… bakışında bir efsaneye gebe şair!

-ş/

osman gazi’nin rüyasından hakikat düşüyor çınara. mercan’da serinliyor cennet erenleri. echo’ya aldırmıyor nergis. renklerin kralları siyahı maktul kılıyor beyaza. hayatın nabzı kamçılıyor rüzgarın dehlizini. yılların kahrı eylül bakışlı sevdaların nakşında. abandıkça kelimelerin ellerine, sağnak düşler boşalıyor suskumun göğüne!

-t/

ah’ım savruluyor fırat’ın kollarına... menderes’in başı kanıyor,su perileri yasta! kızılırmak mezar oluyor bağrı yanık anaya. kara yağız özlemlerim kınından çekiliyor, saplanıyor kırlangıçların yüreğine! bu yüzdendir yanmam kırlangıçlara, susmalarım bu yüzden…!

-u/

abas’ın kalkanında kertenkele ceseti, eyyüb’ün sabrında akrep geçitleri… kaeria miletos’un suya bulanmış toprak hayali. ins’in güncesinde zamana adanan sözler… kanı çekiliyor ayak bileklerimin.asyalı kalbimde toprak kokusu… ellerimde yıllanmış körpe dua!düşüyorum harlı perçeminden kalemin...

-ü/

sevinci yaşanmamış doğumlar kadar acıtmıyor içimi intihar. benim her şeyi lekeleyen! sokrat arıyor bütünün parçalarını. spartaküs türküleri taşıyor dilimden. bahar hep geç geliyor şairin kentine. terkibimde yağmalanmış hüzün... zamanın çarkında çürüyen bulutların ağıdı. kalbimde:gözyaşı vardiyası!

-v/

sevr’in koynunda yatıyor tarih. bütün yollar aşk’a çıkıyor. kuşluk vakti göveriyor yetim ahdimdeki öfke! kaybedip kaybedip buluyorum kendimi. cebimden düşmüş kara bakışlı hayat! yılların imbiğinde solgun feryadın mührü. rüzgar, hayat üfürüyor tomurcuğa öksürerek.t akâti kesilmiş sözler boğuyor rüyaları. kelimelerle yaşlanıyorum, kelimelerle ölüyor…

-y/

göç vaktidir ey deli gönlüm çağlar öncesine…

-z/

gülün yanağında göz izleri, dudağında pişmanlık serzenişleri… ilişmeyin yarama! aşk kaydındayım henüz… mevlevi ayinlerden kopup geliyor ‘hû’, yerleşiyor aşk’ın nefesine! gül alıyor guslünü yangının çiğ tanesiyle. haydi ey gül, kurulan ve giy al fistanını! (rahman boyasıdır bu,silemez gözyaşı.) süleyman anlıyor bülbülün ağıdındaki mor nağmeyi. bülbülün ezberinde ibrahim duası: ’’hasbiyallah ve ni’mel vekil!’’

son ayeti indi aşk’ın efendiler!

derlemeye ömer gerek!


(Ardıç Dergisi 13-14)

emine şimşek

hayat,

bir oyun.

talihim,

kör,

ben de ebe,

olmuşum, KÖREBE...

 

bütün umutlarım,

arzularım,mutluluklarım kayıp.

kör olasıcalar !

nereye saklanmışlar?

yıllardır arıyorum;

sobeleyemiyorum....

                                 Osman AVCI

 

 

 

Ne yazarsam yazayım, gözlerindeki çiğdem bana yazdıklarımı yalanlayan bir koku sunacaksa,


 

Ne yolu tutarsam tutayım Yusuf'suz bir kuyuda çilekeş şarkılar besteleyecekse acım,
Ne yana dönersem döneyim öyle kırgın bakacaksa O,
Ne söylersem söyleyeyim dönmeyeceksen tarihimi yerle bir ettiğin ana...
Ben bir yangını bağrıma basmışken ve üstlenmişken yılların kederini
Kim bir dağ eteğinde mavili düşler örmemi bekleyebilir ki?!


Ne dilersem dileyeyim kârım sen olmayacaksan,
Yani ben böylesine uzakken sen kendini yakın kılmayacaksan
Ben savururken güzelliğimi dip tutmayan geceye, sen toplamayacaksan kalbimdekini
Ben böyle kahra ram olmuşken bir de sensiz kalmışken hançeremde sevdan
Kim sebebim olanı bir sele vermemi bekleyebilir ki?!

Böyle inleteceksem sol yanımda kilitli kalmışları,
Böyle kilit kalacaksam ve uzanmayacaksan iklimime,
Yani bir sürgünün nabzını yoklayacaksam her ikindide,
Görmeyeceksen baktığın ben iken...
Kim gözüme ırak düşeni, gönlümden ayrı tutmamı isteyebilir ki?

Ben nereye gidersem gideyim bir yanım hep el-aziz kalacaksa,
Bu şehir o teşne yorgunluğuyla bağlayacaksa yollarımı,
Berf düşecekse içime serin bir yaz akşamında ve eritecekse alazımı,
Yazgımın bir yüzü hep yalanın olacaksa,
Acının tarihçesini yazmak onyedilik sürmeye kalacaksa,
Kim benden hıçkırıklarımı izbelere gömmemi bekleyebilir ki?

Ben ne kadar yanarsam yanayım dermanım ateşin gölgesinde kalacaksa,
Ne kadar kaçarsam kaçayım menzilimde korkularım yatacaksa,
Yüzümü döndüğüm her yanda adımın baş harfi kıbleme kan sunacaksa,
Ben şiirimi kendimden başlayarak yakacaksam,
Kim benden Ona gazeller dizmemi bekleyebilir ki?...
Beklese de bu bekleyişin kalbi kanımın donduğu ana kadar kaç devir yapabilir ki?
Kim enkazımın tepelerinde dolanırken bana bir yudum su verebilir ki?...
Ve kimin aklına gelir ki suyun gözlerinde bir çöl yetiştirmek?...

"o öyle güzel kalsın... bana müsaade."


Nuveyba

March 30

Pervane Misali

 
Pervane Misali
 
Bir gece pervane böcekleri toplanıp bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışırlar. İçlerinden biri, "Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım.

Birimiz bir mum bulsun, gelip bize haber versin" der.

Bir pervaneyi seçer gönderirler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum görür, döner geri gelir.

Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya başlar.
Yaşlı bir pervane, "Senin mumdan haberin bile yok!" diyerek onu kınar.
İkinci bir pervaneyi gönderirler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir atar, sonra dönüp geri gelir. Mumdan bahseder, ona nasıl kavuştuğunun, sıcaklığını anlatır. Yaşlı pervane onun da sözünü kesip, "Senin bu anlattığın da mum değil.

Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatabilirsin!" der.
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce adeta sarhoş olur. Sevinçle ateşe atılır, ateş onu tepeden tırnağa sarar. Bütün vücudu alev alır, kıpkırmızı olur.
Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığnı görünce, "İşte bu işi yalnız o başardı..."der,

"Kim nereden bilsin.. Mumdan yalnız onun haberi var."
Bu dünyada gerçeği bulan, her şeyden vazgeçen kişidir.

Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın




...Aramadıkça bulamazsın-Âşığın kârı da budur;

Sen kör oldukça O'nu arayamazsın ki bulasın..

(Mevlana)
March 15

..Bil(m)iyorum..

 

 

 

Hangi ruh ikliminde hangi satırlarla avutuyorum

bu serseri gönlümü bil(m)iyorum.

Bir uçtan bir uca  ruhumun en derin

yerinden gelen bu acı da niye ?

Bil(m)iyorum,

En azından bilmeyişlerimin bir nedeninin

var olduğunu bil(m)iyorum;

Ya da bildiğimi zannediyorum.

 

Nedendir bilmem,

Her kafamı, benim olmayan yastıklara koyuşumda

Kurtarıyorum dünyayı,

Dünyamı kurtarabildiğimi bile bilmezken

Ötelerimi düşünüyorum

Ötelerin ötesini belki de

Düşün(m)üyorum düşün(m)üyorum

Başım ağrıyor

Kafam yastığa,

Benim olmayan yastıklara alışıyor.

 

Ve farkediyorum ki,

Benim olmayan sadece kafamın

ağırlığını taşıyan yastık değil.

Ruhumun ağırlığını taşıyorsa eğer bedenim

Bir sebebi vardır diyorum sessizce

Sessiz ve sakince

Bu aralar uyuyorum

Ruhumun en derin yerinden gelen

acıyı, dünyayı, öteleri,

Hatırlayamıyorum, kurtaramıyorum,

duyamıyorum.

Sana dair ve Sen'den uzak oluşumun

hesabını veremiyorum.

Hangi ruh ikliminde hangi satırlarla

avutuyorum bu serseri gönlümü bil(m)iyorum.

Bir uçtan bir uca  ruhumun

en derin yerinden gelen bu acı da niye ?

 

En azından bilmeyişlerimin bir nedeninin

var olduğunu bil(m)iyorum;

Ya da bildiğimi zannediyorum.

 

Nedendir bilmem,

Her kafamı, benim olmayan yastıklara koyuşumda

Kurtarıyorum dünyayı,

Dünyamı kurtarabildiğimi bile bilmezken

Ötelerimi düşünüyorum

Ötelerin ötesini belki de

Düşün(m)üyorum düşün(m)üyorum

Başım ağrıyor

Kafam yastığa,

Benim olmayan yastıklara alışıyor.

 

Ve farkediyorum ki,

Benim olmayan sadece kafamın

ağırlığını taşıyan yastık değil.

Ruhumun ağırlığını taşıyorsa eğer bedenim

Bir sebebi vardır diyorum sessizce

Sessiz ve sakince

Bu aralar uyuyorum

Ruhumun en derin yerinden gelen

acıyı, dünyayı, öteleri,

Hatırlayamıyorum, kurtaramıyorum,

duyamıyorum.

Sana dair ve Sen'den uzak oluşumun

hesabını veremiyorum.

Bil(m)iyorum yoksa artık

yavaş yavaş ölüyor muyum ?

yoksa artık yavaş yavaş ölüyor muyum ?

 

Byhiç

March 08

Saraydan Zindana Mektup Var-1

şimdi ben susayım, sen dinleme…ey aşkta yeni yetme! Canı cana heder ettiren ahsen! aşk alınıyor altında kaldığı tüm kelamları üstüne… sen alınma, ben sana aşk değil(d)im! bir hüzün boyu serpilmişsin züleyha’nın gözlerince…öl’esi güzelsin ki, kanıyorum sağ elimde sivri uçlu bıçak tut(uşturul)madan ..sen bir baktın , alem içlendi..


sen bir baktın, izsiz bir gece arası, dizinden düş’tüm.. annemin..
sen bir baktın.. topluklarımdan sarsıldım işte böyle!
sen bir baktın, huriler yüz görümlüğüne bedel cennetimi istedi!
sen bir baktın , a(h)dimi bildim!
bir sen bak! körüm!

keşke bu kadar aşk olmasaydık! kim okumuş kulağına sâla diye ki, yusuf züleyha’ya yar ola! beklenen sen değilsin! Korkmuyorum, zamanın zarara çaldığı bu dehliz köşelerinde,  gölgenin düşeceğini zannettiğim eşiklerde öylece durmaktan, akrebin yine dil hevasına sızdığı an kadar! Söyleseydin ya Yusuf, bir dil altına kaç yalan sığar! Kaç kaçamakta insanlık kaçar! Kendime ne çok sus’um var, sana en çok anlatacağım hiçbir şey kadar!

a’sem yar! kime astın kulaklarını böyle? veray-ı perdeler sere serpe züleyha’nın gözlerinin dibinde.. aşka ziyan olmadı mı yaptığın..? sahi..kaç terkediliş de başın okşandı babanca.. daha göçmeden a’lam annen mezarında! zevk diyarında mahzunluk düşmüşken aşklara,bir rüyan hayra varsaydı,o kuyunun kenarından geçerdi kervan……………

sonrasını en iyi sen bilensin… ardı dayan(a)madı doğruya , bir yalanı kendine hak sayanın!

aşka çelme taktın… kaldın altında! Kendi ipini pazara çıkarmak da neymiş Yusuf… şimdi bu gelinlik kız tafraları neyine? kimden haya ediyorsun (güya) örtüsüz bersiz ! ki ırzına geçilmiş senden habersiz!

leyl yar’am!
güneşin her doğuşunda nazarından haya ettiği günah güzelim… duruşun istanbul’a dolunay! yağmurun bile öyle küçük elleri yoktu, her gökyaşı sonrası toprak kokan… bu baş bedenime yükken, Nil yeşili gözlerin nasıl aklımdan gider? aklım gider Yusuf , aklım gider..! yok mu muhacir bir yürek, (s)aklımı alıyorlar! Oysa… zenimsin yarr! gelecek/sen! gidecek var!

sen yine, haviye makamında ödenecek bedellerin ayıbına , ölüme ölecek kadar kal! aşka velu kaldıkça, aşk kalsın ardına!

Münadilerin diline düş Yusuf! sen ki ; muhsane kadınların yazmasını sıyıran na’mahrem el! sen ki ; helum anların hazzından çıldıran zenb! Zerk etmek bize düşmezdi ama, sen şehvetin adına aşk takmışsın! Titre ve sarsıl dört duvar arası, aşka kendini şirk koşmaktan o zindandasın! Girsen de alemin gözüne, sultan kılınsan da Mısır’a, sen gömleği önünden yırtılansın! sür cenabet beznini babanın gözlerine sür! haya etmezse o öz, züleyhâ’yı kurtlar parçalasın! O Nil kıyısında, alemin nazarına süzülen saçlarım eteğime doğransın iftiraysa ah’ım Yusuf’a!

bir beyaz lekeydi aşk… dilimi guslet!

kurtlara haber salın, kan kokuyor bu diyar! zayii karanlıklarda, aslımı oynuyorken , gri kentlerce sobelendim.. Oyun’du adı.. bir deli taş attı kuyuya, yar’a al(lın)dı, dokuz kat çarşafa bezenmiş haya! züleyha yar(a)!! ki ben değildim, Yakup’un gözlerine mil çeken acının zanlısı! bu kıssada tüm replikler yalan, ben değildim, bir kelamdı seni Yusuf sandıran

hadi bana şimdi,  Nil rüzgarları avutur de, merhabası eyvALLAH kokan küflü sevda yazgısını…Meryem hor görmedi seni, öz Yusuf alınmadı de… gömleğimi arkadan yırtışını bilmese de yar, bilir’ de, Yaradan!aşk sustu..,dilinin altında züleyha..
nikahın düş/tü, yürek araf’ımda!

( ‘Ancak Güzele baktığında güzelleşti göz..
Yusuf en çok Züleyha onun gözbebeklerine mühürlüyken güzeldi..’ )

 

Züleyha Çay

 

İn ve İçindeki İn’e Bak!

Zincirlerini kıramayan biri, insan olabilmiş midir? Olmak ya da olmamak; insan bu iki noktada duruyor. Başkalarının istediği olmak. Kendin olamamak. Zincirlerin boyunda sürekli asılı durması. Hazin bir son-uç. İstediğini yapamayan, yapmak zorunda kaldığını da liyakatince yapamıyor. Yapmaya çalışsa da, riya var. Riyakârlık da bir yerde sos veriyor. Yalancının mumu bu; sabaha erişemiyor.

 

Gecenin bir vakti karanlıkta kalıyorsun. Başkalarının istediği gibi olmaya çalışan, istenildiği gibi biri olamıyor. Nerenin malı olacaksın? Havranın mı, kilisenin mi, caminin mi? Hiçbir yere uyamıyorsun. Çünkü hiçbirine göre kesilmemiş kumaşın. Biçimin yok, şeklin yok. Hamurunun kıvamı belli değil, malzemesi belli değil.

 

Her yerde olamayınca, hiçbir yerde olamazsın. Çırpınışların boşuna. Ölmek üzeresin, olmak üzere değil. Riyakârlık yapmanı söyleyenler, nifak tohumlarını büyütmeyi salıkladıklarının farkında değiller. Ne olacaksın? Hep; hayır… Hiç; Evet… Oysa hep olamıyorsun, olamayanlardansın

 

Bir mehdi mi bekliyorsun; aynada kendine dikkatlice göz gezdir ve içine inmeye çalış; in ve içine, iç-indeki in’e doğru bak. Kat kat değil mi! Sahi kaç kat olduğunu sayabildin mi? Ne o, zihnin mi sarsıldı yoksa!? Burada dur ve sakın ne gördüğünü söyleme. Dünyanın gözleri kararabilir.

 

İsa’nın havarisi olmayı mı umuyorsun ya da! İsa’yı unut. O, çarmıhta bir figür sadece. Cenneti asilliğin zirvesi sayan sen! Cinnetin bile asil değilken, cennetin nasıl asil olsun?

 

A’rafta duranlar hiçbir yerin malı değil. Cennet-Cehennem arafı gibi bu dünyanın arafı da. Sabırsız ve tedirgin bir bekleyişler kumkuması. Sonu meçhul.. a’rafta durmayı veya beklemeyi unut. Son-ucunu görebildiğin yer, ara(f)da kalmaktan evla. Hadi dur-ma. Sıra belki de sende..

 

Sen de ben’sin, bendesin, bendensin. Belki de hiçbir şeysin..

 

Şimdi sen de... Ben su’s’ayım

 

Susayım…

 

Burak Cem

February 24

Nur uyumus mu?





Nur doğduğunda. O, annesinin bedeninde korunağı olan karanlıktan çıkıp da ışığa kavuşunca. Önce kulağına hep aynı isim: Hak, Muhammed Mustafa. Sonra karanlıktan çıktığı için ışığa, Nur demiştim adına. O, benim de içimden kopmuştu. Geceler hakkı için ki ona hayat veren bir taraftım ben. Yine de, sadece, bir yanıyla benim olduğu için sevemedim Nur’u. Onu benim bedenimden benim hazzımla alarak kendi bedeninden acıyla koparan kadın, yaşamın en güçlü sırrıyla doluydu. Nur cennetin kokusuydu. En çok bu yüzden sevdim Nur’u.

Geceler inerdi Nur’la benim üzerimize. Biraz uzağımda, yani hemen yanı başımda oyun yorgunu çocukluğuyla, saçlarının o güzelim masum kir kokusu kucağıma uzanarak uyurdu. İç titremesiyle yoğrulmuş bir şefkatti ona duyduğum sevginin gerçeği. Cennetten gelen bu yüze tutkum, korkuyla beslenirdi. Nur için her şeyden korkardım. En çok da onun korkmasından korkardım. Bir gün. Ormanda kaybolan ve asla bulunamayan yedi yaşında bir çocuğun kendi kaderiyle karşı karşıya geldiği anda duyduğu dehşete benzer bir dehşet duyacağı korkusuyla titrerdim onun üzerine. Cennetin imlâsı belki de bu yüzden cinnete benzerdi. Yûsuf kadar güzeldi ve masumdu. Bu yüzden onun yanında en fazla Yakub olurdum.

Üstten ve alttan dişleri dökülmüş süt masumluğunda bir çocuk ağzının bir babayı gül edebilecek güzelliğinde sorardım ona:
Sin üç dişli, şın ona benzer, Nur hangi-sine benzer, Nur?

Uykunun sularına döküldüğü yerde Nur, derin bir soluk, saçlarının çocuk temizliğinde hep o masum ve muzip kir kokusu olurdu.

Hıı? Derdi.
Sorardım: Nur uyumus mu?
Uyumus, derdi.
Kuslar rüyalarına uçmus mu?
Uçmus, derdi şın’ın bütün dişlerini dökerek.
Şın’ın disleri dökülmüs mü?
Dökülmüs, derdi.
Nur, kuşlar diyemesin de, kuşların kanadına konup uzaklara gidemesin diye mi, derdim.
Bir şın aşk’ı aşk yapan. Aşk olmasın diye mi babasına Nur şın’ın dişlerini dökmüş, diye sorardım sonunda.


Sesi çıkmazdı.
Nur uyumuş olurdu.
O, sonunu duymazdı sorduklarımın. Ben kendi sorduklarımı cevaplamazdım. Aklımda ne olduğunu bilemediğim noksanlıklarım, sabah olurdu, gözlerimi kırpmazdım. Denizin sesi gelirdi yakınlardan. Deniz ne benim kadar dertli ne benim kadar dayanıklı olurdu. En fazla üç gün, kendi derinliğinde çalkanır durur, sonra durulurdu. Ben durulmazdım.


Nazan Bekiroğlu
“İsimle Ateş Arasında” dan…
 
 
 
 

Nun Masalları – Kara Yağmur

Çıldırmak üzereyim.

Çıldırmaktan korkmuyorum.

Belki hepten çılgınım.

Çıldırmaktan korkmuyorum.

Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkumu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım. içinde bulunduğum, vasata abes gelebilecek nizamı akılcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar, yıllar ve evet evet asırlar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama. Bırak kendi halime beni. Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten hem de dünde miyim? Neden seni işte şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kimliğini araştırıyorum? Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? Bugünki kimliğim ne? Ya daha evveli? Ya daha evveli ve daha daha daha evveli? Ya sen?

Bana ancak o yardım edebilir, içimden güller havalanıyor, içimden kuşlar havalanıyor. Bütün kainatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dür diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekandan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kaabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? 'Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid' değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim var?

İçimden güler havalanıyor, ilk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok. Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum, sen 'o'sun. ilk bakışta ona benzemesen de, böyle bir firuze salkımıyken gözlerin sen 'o'sun. Bir defa gözlerime baksan, gözlerimiz karşılaşsa bir defa, bir defa gözlerinim içindeki macerayı tüylerin ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale'm değil misin?

Kimselere anlatamadım. Korkum, anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi aşık hazzeder? Anlamayacaklara en güzel hikayeyi ne diye anlata idim? Bunun için şahs-ı nadana kitab-asa açılmadım, esrarıma kimseler vakıf olmadı. Kimsenin taşıyacak gücü olmadığını kestirmek güç değildi. Bir tek kişi vardı dökülüp saçılabileceğim. O da sendin. Sen işte. Sensin işte. İlk bakışta benzemesen de, sırtında kadife üç eteğin, basında mor yaşmağın, zümrütlerin olmasa da. Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da tenin. Itırlarla yıkanmamış, yedi gümüş leğenden geçirilmemiş olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize, ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahi farketmediğin kuytu ve serin gölgeliklerde herkesten fazla sen 'o'sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim.

Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında, sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken camıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin ruhuna sahip olduğumu. Hayır inanmaz. inanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini. gözlerime dikerek sorar ve yine kaçar. Belki sormaz bile. Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle 'bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük'. Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız? Birlikte olduk mu? Beraberce kala kaldığınız o zamanda ve mekanda bana iğrenmeden, kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tavırlar böylesine belirsiz.

Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar; yağlı ve isli kandillerin, üzerine, ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar; her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hala dünyalar güzeli. Teşbihe ne şükür. Güller kadar, ahular kadar güzel. Serv-i hıramanım, vücüd ikliminin, gönül mülkünün sultanı, derdimin dermanı efendimsin sen.

 

Nazan Bekiroğlu

__________________