| Gökhan's profileSŞ.GökhanPhotosBlogLists | Help |
|
|
SŞ.GökhanDemlenme Vaktidir May 19 Çatallı Yol AğzıÇatallı Yol AğzıSenem Gezeroğlu
Çatallı yolağzında şaşırıp kaldım Derviş Bir yarım aklın kuyusunda, öbür yarım aşkın kuytusunda... Cennet ve cehennem arasında... Ucu sırattan geçen bir uçurum kenarında... Ârâfta... Ârâfın da arasında... Ar ve af yarasında mekik dokuyan kendimden utanıyor ve affını bekliyorum. Şaşırdım, kaldım Derviş... Bir yanım düşle büyüyen hayâl gibi büyülü, öbür yanım külle beslenen gerçek gibi ölümlü... Küllerimin son deminde bir Kaknûs diriliği sun bana... Yeşersin yeniden, yanan yüreğim... Yeşersin yeniden, yârân çiçeğim... Suyum sende, sende en kutlu umudum... Çöllerde yol gösteren bir Hüdhüd’ün de mi yok Derviş?.. Uçurum kenarında düşle-ölüm gerçeği Kurumuş gül gibi kaldım, ufalandım sahrâda... Çöllerde kavruldum ve savruldum zaman rüzgârıyla... Yıllardan ve yollardan sonra başımı dayadım o âşinâ başına. Göğsümde taşıdığım nişânenin adı aşk... Yaralı bir ceylan gibi âcizliğimin, yaralı bir küheylan gibi âsîliğimin adı aşk... Nişânem bir bıçak.... Aynaların karşısında son bulan ruhum oluk oluk sonsuzluk kuyusuna akacak... Kan kadar sıcak ve kanı donduracak bir kör bıçağın ucunda can çekişirken nefsim, nefesim buz tutmuş aynaları saracak... Aynalar içimdeki hazer intiharın tek şâhidi olacak... Kendimin cellâdı olmayı, nefsimin kâtili olmayı bildir bana ey Derviş... Göğsümün ortasında âşk nişânesi bıçak Alnımdan kan akıyor damlalar bir can gibi. Bîçâreyim, suskunum; mühürlü ferman gibi... Okunmayı bekliyorum, bilinmeyeni bekliyorum. Bu muammâ bir gün öldürecek beni... Çöz beni Derviş, tek tek seslendir harflerimi.... Gazabımla kararan mürekkep azâbımla damladı sayfalara... Kara kara akan ter bahtımın rengine müsâvî... Âsî âsî akan terim benden daha cesaretli... Suskunum, yorgunum, durgunum, vurgunum... Başkaldıracak başım, başına dökecek yaşım kalmadı. Susuyorum. Darağacına sükûta gark olmuş bütün isyanlarımı asıyorum Derviş.. Alnımdaki çiğsime azabımdan sızan ter Bir zindanın duvarlarına çarparken suskunluğum, parmaklarım üşüşürken başıma... En köşeye, kûşe-i uzlete çekilirken bedenim bir vav gibi... Senden himmet ve yine senden medet bekledim ey Derviş... Bu zindan, bir mezar çukuru gibi kazılırken beynime... Yusuf’un kuyusuna düşen bir rüyânın huzurunu istedim. Bedenimde milyonlarca hücrenin özgürlüğüne inat, ben tek bir hücrede hapsolmak ve seni bulmak istedim. Demir parmaklıkla örülmüş hücreme ışık düşür, güneşi güldür gölgeme... Saklı kaldım bu sandıkta yasaklı sözler gibi... “Ene’l Hakk”a koşan yasaklı bir söz gibi, gir lügatime ve ipe çek bütün bildiklerimi... İlmimi ipe çek, ellerim aşk kokmuyorsa... Dağıt pamuk gibi heveslerimi, bir Hallaç da mı yok yurdunda?... Hücreme ışık düşür, zindanıma kapı aç Aç artık gözlerimi... Körlüğüme nokta koy ve köz köz yeniden yak yüreğimi... Öyle bir alev ki, kıskandırsın ayı, yıldızları, güneşi ve bütün gezegeni... Âhımla yükselen figânım, günahımla yükselen efganım öldürecek beni... Çığlığım yüreğime sığmıyor Derviş... Kapında diz çöktüm, yüzüme yaprak yaprak düşen güzü, hüsnümün hüzne dönüşen yüzünü bir tek sen bilirsin Derviş... Yeter artık bu çığlık yüreğime sığmıyor Şaşırdım kaldım Derviş... Seyyah ruhlu aşkımı bohçama alıp çıktığım bu yolda, yürüdüm yıllarca.... Yıllarca yürüdüm. Kalbime bürünerek yürüdüğüm ve kalbimi ürküterek sürüdüğüm bu yol ağzında seni gördüm... Bu kördüğümü ben ördüm, gel de sen çöz Derviş... Adımlarım düğüm düğüm, yollarım hep çetrefil... Çatallı bir yol ağzındayım şimdi... Sersefil... Göllerimi kuruttum, güllerimi kuruttum. Bambaşka bir gülizârdan gül-i rânâ sun bana... Bağımda güller dursun, güller uyusun bağrımda Derviş... Çatallı yolağzında şaşırıp kaldım Derviş Not: Şiir, Olcay Yazıcı’nın “Derviş” isimli şâheseridir. Berceste Dergisi, Mart 2009, Sayı 81.January 31 Mahşer |
hayat, bir oyun. talihim, kör, ben de ebe, olmuşum, KÖREBE...
bütün umutlarım, arzularım,mutluluklarım kayıp. kör olasıcalar ! nereye saklanmışlar? yıllardır arıyorum; sobeleyemiyorum.... Osman AVCI
Ne yazarsam yazayım, gözlerindeki çiğdem bana yazdıklarımı yalanlayan bir koku sunacaksa,
Ne yolu tutarsam tutayım Yusuf'suz bir kuyuda çilekeş şarkılar besteleyecekse acım,
Ne yana dönersem döneyim öyle kırgın bakacaksa O, Ne söylersem söyleyeyim dönmeyeceksen tarihimi yerle bir ettiğin ana... Ben bir yangını bağrıma basmışken ve üstlenmişken yılların kederini Kim bir dağ eteğinde mavili düşler örmemi bekleyebilir ki?! Ne dilersem dileyeyim kârım sen olmayacaksan, Yani ben böylesine uzakken sen kendini yakın kılmayacaksan Ben savururken güzelliğimi dip tutmayan geceye, sen toplamayacaksan kalbimdekini Ben böyle kahra ram olmuşken bir de sensiz kalmışken hançeremde sevdan Kim sebebim olanı bir sele vermemi bekleyebilir ki?! Böyle inleteceksem sol yanımda kilitli kalmışları, Böyle kilit kalacaksam ve uzanmayacaksan iklimime, Yani bir sürgünün nabzını yoklayacaksam her ikindide, Görmeyeceksen baktığın ben iken... Kim gözüme ırak düşeni, gönlümden ayrı tutmamı isteyebilir ki? Ben nereye gidersem gideyim bir yanım hep el-aziz kalacaksa, Bu şehir o teşne yorgunluğuyla bağlayacaksa yollarımı, Berf düşecekse içime serin bir yaz akşamında ve eritecekse alazımı, Yazgımın bir yüzü hep yalanın olacaksa, Acının tarihçesini yazmak onyedilik sürmeye kalacaksa, Kim benden hıçkırıklarımı izbelere gömmemi bekleyebilir ki? Ben ne kadar yanarsam yanayım dermanım ateşin gölgesinde kalacaksa, Ne kadar kaçarsam kaçayım menzilimde korkularım yatacaksa, Yüzümü döndüğüm her yanda adımın baş harfi kıbleme kan sunacaksa, Ben şiirimi kendimden başlayarak yakacaksam, Kim benden Ona gazeller dizmemi bekleyebilir ki?... Beklese de bu bekleyişin kalbi kanımın donduğu ana kadar kaç devir yapabilir ki? Kim enkazımın tepelerinde dolanırken bana bir yudum su verebilir ki?... Ve kimin aklına gelir ki suyun gözlerinde bir çöl yetiştirmek?... "o öyle güzel kalsın... bana müsaade." Nuveyba March 30 Pervane MisaliPervane Misali
Bir gece pervane böcekleri toplanıp bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışırlar. İçlerinden biri, "Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz bir mum bulsun, gelip bize haber versin" der. Bir pervaneyi seçer gönderirler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum görür, döner geri gelir. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya başlar. Yaşlı bir pervane, "Senin mumdan haberin bile yok!" diyerek onu kınar. İkinci bir pervaneyi gönderirler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir atar, sonra dönüp geri gelir. Mumdan bahseder, ona nasıl kavuştuğunun, sıcaklığını anlatır. Yaşlı pervane onun da sözünü kesip, "Senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatabilirsin!" der. Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce adeta sarhoş olur. Sevinçle ateşe atılır, ateş onu tepeden tırnağa sarar. Bütün vücudu alev alır, kıpkırmızı olur. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığnı görünce, "İşte bu işi yalnız o başardı..."der, "Kim nereden bilsin.. Mumdan yalnız onun haberi var." Bu dünyada gerçeği bulan, her şeyden vazgeçen kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın ...Aramadıkça bulamazsın-Âşığın kârı da budur; Sen kör oldukça O'nu arayamazsın ki bulasın.. (Mevlana) March 15 ..Bil(m)iyorum..
Hangi ruh ikliminde hangi satırlarla avutuyorum bu serseri gönlümü bil(m)iyorum. Bir uçtan bir uca ruhumun en derin yerinden gelen bu acı da niye ? Bil(m)iyorum, En azından bilmeyişlerimin bir nedeninin var olduğunu bil(m)iyorum; Ya da bildiğimi zannediyorum.
Nedendir bilmem, Her kafamı, benim olmayan yastıklara koyuşumda Kurtarıyorum dünyayı, Dünyamı kurtarabildiğimi bile bilmezken Ötelerimi düşünüyorum Ötelerin ötesini belki de Düşün(m)üyorum düşün(m)üyorum Başım ağrıyor Kafam yastığa, Benim olmayan yastıklara alışıyor.
Ve farkediyorum ki, Benim olmayan sadece kafamın ağırlığını taşıyan yastık değil. Ruhumun ağırlığını taşıyorsa eğer bedenim Bir sebebi vardır diyorum sessizce Sessiz ve sakince Bu aralar uyuyorum Ruhumun en derin yerinden gelen acıyı, dünyayı, öteleri, Hatırlayamıyorum, kurtaramıyorum, duyamıyorum. Sana dair ve Sen'den uzak oluşumun hesabını veremiyorum. Hangi ruh ikliminde hangi satırlarla avutuyorum bu serseri gönlümü bil(m)iyorum. Bir uçtan bir uca ruhumun en derin yerinden gelen bu acı da niye ?
En azından bilmeyişlerimin bir nedeninin var olduğunu bil(m)iyorum; Ya da bildiğimi zannediyorum.
Nedendir bilmem, Her kafamı, benim olmayan yastıklara koyuşumda Kurtarıyorum dünyayı, Dünyamı kurtarabildiğimi bile bilmezken Ötelerimi düşünüyorum Ötelerin ötesini belki de Düşün(m)üyorum düşün(m)üyorum Başım ağrıyor Kafam yastığa, Benim olmayan yastıklara alışıyor.
Ve farkediyorum ki, Benim olmayan sadece kafamın ağırlığını taşıyan yastık değil. Ruhumun ağırlığını taşıyorsa eğer bedenim Bir sebebi vardır diyorum sessizce Sessiz ve sakince Bu aralar uyuyorum Ruhumun en derin yerinden gelen acıyı, dünyayı, öteleri, Hatırlayamıyorum, kurtaramıyorum, duyamıyorum. Sana dair ve Sen'den uzak oluşumun hesabını veremiyorum. Bil(m)iyorum yoksa artık yavaş yavaş ölüyor muyum ? yoksa artık yavaş yavaş ölüyor muyum ?
Byhiç March 08 Saraydan Zindana Mektup Var-1
şimdi ben susayım, sen dinleme…ey aşkta yeni yetme! Canı cana heder ettiren ahsen! aşk alınıyor altında kaldığı tüm kelamları üstüne… sen alınma, ben sana aşk değil(d)im! bir hüzün boyu serpilmişsin züleyha’nın gözlerince…öl’esi güzelsin ki, kanıyorum sağ elimde sivri uçlu bıçak tut(uşturul)madan ..sen bir baktın , alem içlendi..
keşke bu kadar aşk olmasaydık! kim okumuş kulağına sâla diye ki, yusuf züleyha’ya yar ola! beklenen sen değilsin! Korkmuyorum, zamanın zarara çaldığı bu dehliz köşelerinde, gölgenin düşeceğini zannettiğim eşiklerde öylece durmaktan, akrebin yine dil hevasına sızdığı an kadar! Söyleseydin ya Yusuf, bir dil altına kaç yalan sığar! Kaç kaçamakta insanlık kaçar! Kendime ne çok sus’um var, sana en çok anlatacağım hiçbir şey kadar! a’sem yar! kime astın kulaklarını böyle? veray-ı perdeler sere serpe züleyha’nın gözlerinin dibinde.. aşka ziyan olmadı mı yaptığın..? sahi..kaç terkediliş de başın okşandı babanca.. daha göçmeden a’lam annen mezarında! zevk diyarında mahzunluk düşmüşken aşklara,bir rüyan hayra varsaydı,o kuyunun kenarından geçerdi kervan…………… sonrasını en iyi sen bilensin… ardı dayan(a)madı doğruya , bir yalanı kendine hak sayanın! aşka çelme taktın… kaldın altında! Kendi ipini pazara çıkarmak da neymiş Yusuf… şimdi bu gelinlik kız tafraları neyine? kimden haya ediyorsun (güya) örtüsüz bersiz ! ki ırzına geçilmiş senden habersiz! leyl yar’am! sen yine, haviye makamında ödenecek bedellerin ayıbına , ölüme ölecek kadar kal! aşka velu kaldıkça, aşk kalsın ardına! Münadilerin diline düş Yusuf! sen ki ; muhsane kadınların yazmasını sıyıran na’mahrem el! sen ki ; helum anların hazzından çıldıran zenb! Zerk etmek bize düşmezdi ama, sen şehvetin adına aşk takmışsın! Titre ve sarsıl dört duvar arası, aşka kendini şirk koşmaktan o zindandasın! Girsen de alemin gözüne, sultan kılınsan da Mısır’a, sen gömleği önünden yırtılansın! sür cenabet beznini babanın gözlerine sür! haya etmezse o öz, züleyhâ’yı kurtlar parçalasın! O Nil kıyısında, alemin nazarına süzülen saçlarım eteğime doğransın iftiraysa ah’ım Yusuf’a! bir beyaz lekeydi aşk… dilimi guslet! kurtlara haber salın, kan kokuyor bu diyar! zayii karanlıklarda, aslımı oynuyorken , gri kentlerce sobelendim.. Oyun’du adı.. bir deli taş attı kuyuya, yar’a al(lın)dı, dokuz kat çarşafa bezenmiş haya! züleyha yar(a)!! ki ben değildim, Yakup’un gözlerine mil çeken acının zanlısı! bu kıssada tüm replikler yalan, ben değildim, bir kelamdı seni Yusuf sandıran hadi bana şimdi, Nil rüzgarları avutur de, merhabası eyvALLAH kokan küflü sevda yazgısını…Meryem hor görmedi seni, öz Yusuf alınmadı de… gömleğimi arkadan yırtışını bilmese de yar, bilir’ de, Yaradan!aşk sustu..,dilinin altında züleyha.. ( ‘Ancak Güzele baktığında güzelleşti göz..
Züleyha Çay
İn ve İçindeki İn’e Bak!
Zincirlerini kıramayan biri, insan olabilmiş midir? Olmak ya da olmamak; insan bu iki noktada duruyor. Başkalarının istediği olmak. Kendin olamamak. Zincirlerin boyunda sürekli asılı durması. Hazin bir son-uç. İstediğini yapamayan, yapmak zorunda kaldığını da liyakatince yapamıyor. Yapmaya çalışsa da, riya var. Riyakârlık da bir yerde sos veriyor. Yalancının mumu bu; sabaha erişemiyor.
Gecenin bir vakti karanlıkta kalıyorsun. Başkalarının istediği gibi olmaya çalışan, istenildiği gibi biri olamıyor. Nerenin malı olacaksın? Havranın mı, kilisenin mi, caminin mi? Hiçbir yere uyamıyorsun. Çünkü hiçbirine göre kesilmemiş kumaşın. Biçimin yok, şeklin yok. Hamurunun kıvamı belli değil, malzemesi belli değil.
Her yerde olamayınca, hiçbir yerde olamazsın. Çırpınışların boşuna. Ölmek üzeresin, olmak üzere değil. Riyakârlık yapmanı söyleyenler, nifak tohumlarını büyütmeyi salıkladıklarının farkında değiller. Ne olacaksın? Hep; hayır… Hiç; Evet… Oysa hep olamıyorsun, olamayanlardansın
Bir mehdi mi bekliyorsun; aynada kendine dikkatlice göz gezdir ve içine inmeye çalış; in ve içine, iç-indeki in’e doğru bak. Kat kat değil mi! Sahi kaç kat olduğunu sayabildin mi? Ne o, zihnin mi sarsıldı yoksa!? Burada dur ve sakın ne gördüğünü söyleme. Dünyanın gözleri kararabilir.
İsa’nın havarisi olmayı mı umuyorsun ya da! İsa’yı unut. O, çarmıhta bir figür sadece. Cenneti asilliğin zirvesi sayan sen! Cinnetin bile asil değilken, cennetin nasıl asil olsun?
A’rafta duranlar hiçbir yerin malı değil. Cennet-Cehennem arafı gibi bu dünyanın arafı da. Sabırsız ve tedirgin bir bekleyişler kumkuması. Sonu meçhul.. a’rafta durmayı veya beklemeyi unut. Son-ucunu görebildiğin yer, ara(f)da kalmaktan evla. Hadi dur-ma. Sıra belki de sende..
Sen de ben’sin, bendesin, bendensin. Belki de hiçbir şeysin..
Şimdi sen de... Ben su’s’ayım
Susayım…
Burak Cem February 24 Nur uyumus mu?![]() Nur doğduğunda. O, annesinin bedeninde korunağı olan karanlıktan çıkıp da ışığa kavuşunca. Önce kulağına hep aynı isim: Hak, Muhammed Mustafa. Sonra karanlıktan çıktığı için ışığa, Nur demiştim adına. O, benim de içimden kopmuştu. Geceler hakkı için ki ona hayat veren bir taraftım ben. Yine de, sadece, bir yanıyla benim olduğu için sevemedim Nur’u. Onu benim bedenimden benim hazzımla alarak kendi bedeninden acıyla koparan kadın, yaşamın en güçlü sırrıyla doluydu. Nur cennetin kokusuydu. En çok bu yüzden sevdim Nur’u. Geceler inerdi Nur’la benim üzerimize. Biraz uzağımda, yani hemen yanı başımda oyun yorgunu çocukluğuyla, saçlarının o güzelim masum kir kokusu kucağıma uzanarak uyurdu. İç titremesiyle yoğrulmuş bir şefkatti ona duyduğum sevginin gerçeği. Cennetten gelen bu yüze tutkum, korkuyla beslenirdi. Nur için her şeyden korkardım. En çok da onun korkmasından korkardım. Bir gün. Ormanda kaybolan ve asla bulunamayan yedi yaşında bir çocuğun kendi kaderiyle karşı karşıya geldiği anda duyduğu dehşete benzer bir dehşet duyacağı korkusuyla titrerdim onun üzerine. Cennetin imlâsı belki de bu yüzden cinnete benzerdi. Yûsuf kadar güzeldi ve masumdu. Bu yüzden onun yanında en fazla Yakub olurdum. Üstten ve alttan dişleri dökülmüş süt masumluğunda bir çocuk ağzının bir babayı gül edebilecek güzelliğinde sorardım ona: Sin üç dişli, şın ona benzer, Nur hangi-sine benzer, Nur? Uykunun sularına döküldüğü yerde Nur, derin bir soluk, saçlarının çocuk temizliğinde hep o masum ve muzip kir kokusu olurdu. Hıı? Derdi. Sorardım: Nur uyumus mu? Uyumus, derdi. Kuslar rüyalarına uçmus mu? Uçmus, derdi şın’ın bütün dişlerini dökerek. Şın’ın disleri dökülmüs mü? Dökülmüs, derdi. Nur, kuşlar diyemesin de, kuşların kanadına konup uzaklara gidemesin diye mi, derdim. Bir şın aşk’ı aşk yapan. Aşk olmasın diye mi babasına Nur şın’ın dişlerini dökmüş, diye sorardım sonunda. Sesi çıkmazdı. Nur uyumuş olurdu. O, sonunu duymazdı sorduklarımın. Ben kendi sorduklarımı cevaplamazdım. Aklımda ne olduğunu bilemediğim noksanlıklarım, sabah olurdu, gözlerimi kırpmazdım. Denizin sesi gelirdi yakınlardan. Deniz ne benim kadar dertli ne benim kadar dayanıklı olurdu. En fazla üç gün, kendi derinliğinde çalkanır durur, sonra durulurdu. Ben durulmazdım. Nazan Bekiroğlu “İsimle Ateş Arasında” dan… Nun Masalları – Kara Yağmur Çıldırmak üzereyim. Çıldırmaktan korkmuyorum. Belki hepten çılgınım. Çıldırmaktan korkmuyorum. Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkumu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım. içinde bulunduğum, vasata abes gelebilecek nizamı akılcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar, yıllar ve evet evet asırlar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama. Bırak kendi halime beni. Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten hem de dünde miyim? Neden seni işte şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kimliğini araştırıyorum? Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? Bugünki kimliğim ne? Ya daha evveli? Ya daha evveli ve daha daha daha evveli? Ya sen? Bana ancak o yardım edebilir, içimden güller havalanıyor, içimden kuşlar havalanıyor. Bütün kainatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dür diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekandan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kaabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? 'Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid' değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim var? İçimden güler havalanıyor, ilk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok. Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum, sen 'o'sun. ilk bakışta ona benzemesen de, böyle bir firuze salkımıyken gözlerin sen 'o'sun. Bir defa gözlerime baksan, gözlerimiz karşılaşsa bir defa, bir defa gözlerinim içindeki macerayı tüylerin ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale'm değil misin? Kimselere anlatamadım. Korkum, anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi aşık hazzeder? Anlamayacaklara en güzel hikayeyi ne diye anlata idim? Bunun için şahs-ı nadana kitab-asa açılmadım, esrarıma kimseler vakıf olmadı. Kimsenin taşıyacak gücü olmadığını kestirmek güç değildi. Bir tek kişi vardı dökülüp saçılabileceğim. O da sendin. Sen işte. Sensin işte. İlk bakışta benzemesen de, sırtında kadife üç eteğin, basında mor yaşmağın, zümrütlerin olmasa da. Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da tenin. Itırlarla yıkanmamış, yedi gümüş leğenden geçirilmemiş olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize, ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahi farketmediğin kuytu ve serin gölgeliklerde herkesten fazla sen 'o'sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim. Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında, sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken camıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin ruhuna sahip olduğumu. Hayır inanmaz. inanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini. gözlerime dikerek sorar ve yine kaçar. Belki sormaz bile. Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle 'bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük'. Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız? Birlikte olduk mu? Beraberce kala kaldığınız o zamanda ve mekanda bana iğrenmeden, kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tavırlar böylesine belirsiz. Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar; yağlı ve isli kandillerin, üzerine, ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar; her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hala dünyalar güzeli. Teşbihe ne şükür. Güller kadar, ahular kadar güzel. Serv-i hıramanım, vücüd ikliminin, gönül mülkünün sultanı, derdimin dermanı efendimsin sen.
Nazan Bekiroğlu __________________ |
||||
|
|